Hukuk Fakültesi Koleksiyonu
Permanent URI for this collectionhttps://hdl.handle.net/20.500.11779/1935
Browse
Browsing Hukuk Fakültesi Koleksiyonu by Publication Category "Panel"
Now showing 1 - 20 of 36
- Results Per Page
- Sort Options
Presentation Bölge Adliye Mahkemeleri Ceza Dairelerince Verilebilecek Kararlar ve Bu Kararlara Karşı Başvurulabilecek Yasayolu (2017)(İzmir Barosu Başkanlığı, 2017) Çınar, Ali RızaPresentation Presentation Presentation Yargı reformu ile getirilen ceza davalarında yeni özel yargılama usullerinin adil yargılanma ilkesi ile çelişen durumları(2020) Çınar, Ali RızaBasit yargılama usulünde ; duruşma yapılmadan, Cumhuriyet Savcısının görüşü alınmadan karar verilebilmektedir. Asliye Ceza Mahkemesi,basit yargılama usulünün uygulamasına karar vermesi durumunda; iddianameyi sanık, mağdur ve şikayetçiye tebliğ ederek beyan ve savunmaları için 15 gün süre verecektir. Ceza Yargılama Yasası’nın 251. maddesinin 3. fıkrasıyla sanık, mağdur ve şikâyetçiye yazılı beyan ve savunmalarını bildirmeleri için tanınan onbeş günlük süre dolduktan sonra, taraflar yazılı beyan ve savunmada bulunmamış olsalar dahi duruşma yapılmaksızın ve Cumhuriyet savcısının görüşü alınmaksızın mahkemece Ceza Yargılama Yasası’nın 223. maddesinde belirtilen kararlardan birine hükmedilebileceği öngörülmektedir. Böylece basit yargılama usulünde; savunma hakkı sınırlandırılmakta, soru sorma, doğrudan doğruyalık, sözlülük ve aleni yargılama ilkelerinden vazgeçilmektedir. Ceza yargılamasının temel ilkelerinden olan “öğrenme yargılaması” yapılmadan, başka bir deyişle “duruşma” yapılmadan hüküm kurulmaktadır. Basit yargılama usulü sonucu verilen karara İtiraz üzerine duruşma açılması durumunda; duruşmaya gelmemiş, sorgusu dahi yapılmamış sanık hakkında dava yokluğunda bitirilebilecek ve mahkumiyet dahil CYY’nın 323. maddesinde yazılı hükümlerden/son kararlardan biri verilebilecektir (CYY m.252/2). Görüldüğü gibi;basit yargılama usulü ile ;sanığın sorgusu yapılmamış olsa da duruşma açılarak ceza davası yokluğunda bitirilerek hüküm verilebilecektir. En önemlisi de bu durumda sanık hakkında iki yıla kadar hapis cezasına hükmedilebilecektir. Sonuç olarak; yargı sürecinin hızlandırılmasının adil yargılama çerçevesinde sağlanması amaçlanmalıdır. Yargı sürecinin hızlandırılması için hiçbir zaman adil yargılama ilkelerinden vazgeçilmemelidir.Presentation Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesinin Verebileceği Kararlar ve Hükümler(Antalya Barosu Başkanlığı, 2016) Çınar, Ali Rıza...Presentation Presentation Gerekçeli karar hakkı(MEF Üniversitesi Hukuk Kulübü, 2021) Çınar, Ali RızaHer yargı kararı, gerekçesinde sorunları tek tek yanıtlayıp çözen, mantıki ve hukuki bütünlük sergileyen bir yapıt olmak zorundadır. Yasalar “kanıtların tartışılmasından, ret ve üstün tutma nedenlerinden” (Eski HYY, m. 388/3, Yeni HYY, benzeri m. 297/c), “hükmün gerekçesinden” ve “gerekçesizliğin” kesin bozma nedeni olduğundan (Anayasa, md.141/3, CYY, m. 34, 230, 232, 289/g) söz etmektedir. Görüldüğü gibi, Anayasa ve yargılama yasaları, kararların ve hatta karşı görüşlerin bile gerekçeli olmalarını buyurmuştur. Gerekçe kamu düzeniyle ilgilidir. Gerekçe, yargı düzeninin olmazsa olmaz nitelikte bir temel sorunudur. Gerekçesiz yargı kararlarının, bireyin kişilik hakkını çiğnemesi yanında; hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü kavramları üzerindeki olumsuz etkisi de gözardı edilmemeli. Ayrıca gerekçenin, yargıya ve yargıca karşı güvensizlik inançlarının yaygınlaşmasında etkili bir neden olduğunu da söyleyebiliriz. Gerekçesizliğin doğurduğu bir sakınca da Yargıtay’ın yargı insanlarını yetiştirici (öğretici, pedagojik) ve disiplin özgörevlerini yerine getirememesi yüzünden, yargıçların gelişmelerini de önlemektedir.Presentation Temyizde ve İstinafta Cumhuriyet Savcısının Sebep Gösterme Zorunluluğu ve Kapsamı(İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 2021) Çınar, Ali RızaCumhuriyet Savcısı, şüphelinin ve sanığın zararına da yararına da istinaf yoluna başvurabilir. (5271 sayılı CYY. m.260/3, 1412 sayılı CYY. m.289; Alm.CYY.m.296). Cumhuriyet Savcısı, objektif davranma yükümlülüğünde olan bir yargı organıdır. Bu nedenle, ilk derece mahkemesi sonkararında/hükmünde hukuka aykırı bir durum gördüğünde, sanığın lehine ya da aleyhine olup olmadığını gözetmeksizin istinaf yasa yoluna başvuracaktır. Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı istinaf başvurmasında, istinaf isteğinin sanığın yararına ya da aleyhine olduğunu açıkça bildirmiş olması koşulu aranmaz. Çünkü Cumhuriyet Savcısı, istinaf yoluna başvurma nedenlerini gerekçeleriyle birlikte yazılı isteminde açıkça göstermek zorundadır (CYY.m.273/5). İstinaf isteğinin sanığın yararına ya da aleyhine olduğu, Cumhuriyet Savcısı'nın istinaf yasa yoluna başvuru nedenlerinden anlaşılabilir. Cumhuriyet Savcısı, istinaf yoluna başvurma nedenlerini gerekçeleriyle birlikte yazılı isteminde açıkça göstermek zorunluluğu bundan kaynaklandığı kanısındayız. Bölge adliye mahkemesince dosyanın Cumhuriyet Savcısına geri gönderilmesi gerekir[6]. Cumhuriyet Savcısından, istinaf yoluna başvurma nedenlerini gerekçeleriyle birlikte yazılı isteminde açıkça göstermemişse , istinaf başvurmasında, istinaf isteğinin sanığın yararına ya da aleyhine olduğunu açıkça bildirmesi istenebilir. Böylece yapılan başvurunun sanık aleyhine mi, lehine mi olduğu, hükümlerden hangisi için istinafa başvurduğu hususundaki duraksamalar giderilmiş olur.5271 sayılı CYY'nın 273. maddesinin 5. fıkrasında; "Cumhuriyet savcısı, istinaf yoluna başvurma nedenlerini gerekçeleriyle birlikte yazılı isteminde açıkça gösterir. Bu istem ilgililere tebliğ edilir. İlgililer, tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde bu husustaki cevaplarını bildirebilirler." hükmüne yer verilmiştir. Cumhuriyet Savcısı’nın sanığın yararına ya da aleyhine mi olduğu aydınlanamayan yasa yolu davasını sanığın yararına kabul etmek gerekir. Yani aleyhine kabul etmek doğru olmaz. Cumhuriyet savcısı ister tek başına, isterse istinafa başvurma hakkı olan diğer kişilerle birlikte istinafa başvurmuş olsun, Bölge Adliye Mahkemesi’nin istinaf incelemesini, gösterilen istinaf nedenlerine bağlı olmaksızın yapabileceği görüşündeyiz. Bunun sonucu olarak İstinaf başvurusunda belirtilenler dışındaki başka bir nedenle de Bölge Adliye Mahkemesi ilk derece mahkemesi kararını bozabilir ya da kaldırabilir. Cumhuriyet Savcısı, istinaf yoluna başvurma nedenlerini gerekçeleriyle birlikte yazılı isteminde açıkça göstermese dahi, bunun yasada açık bir yaptırımı olmadığı için yalnız başvuru nedeni gösterilmediğinden dolayı istinaf istemini Bölge Adliye Mahkemesi reddedemez. İ̇stinafta, Cumhuriyet Savcısı dışında yasa yoluna başvurma hakkı bulunan kişilerin herhangi bir gerekçe göstermesi gerekmiyordu. Temyizde Cumhuriyet savcısı ve yasa yoluna başvurma hakkı bulunan kişilerin hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorundadır (CYY m. 294/1). Temyiz nedenlerinin gösterilmesi zorunluluğu açısından, temyiz yoluna kim tarafından gidildiğinin bir önemi bulunmamaktadır. Eğer süresi içerisinde temyiz nedenleri belirtilmemiş ise, başvurunun reddine karar verilir (CYY m. 298).Presentation Koruma tedbirleri ve Türk anayasaları ile yeni anayasa önerilerinde koruma tedbirlerine ilişkin düzenlemeler(İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Hukuk Fakültesi Dekanlığı, 2016) Çınar, Ali Rıza...Presentation Suça sürüklenen çocukların ceza sorumluluğu ve yargılanmaları [2021](Bilkent Üniversitesi Life Kulübü, 2021) Çınar, Ali RızaÇocuk Hakları Sözleşmesi’nde sıralanan çocuk hakları, temelde insan haklarıdır. Çünkü çocuklar, en başta insandırlar. Temel olarak, bugünün çocukları ve onların hakları için yapılan hukuksal yatırım, son aşamada bu çocukların gelecekteki çocukları ve dolayısıyla insanlığımızın geleceği için yapılmış en verimli yatırım olacaktır. Toplumumuzun en yüce değerleri, geleceğimizin en sağlam güvenceleri olarak göklere çıkarılan çocuklar, ne yazık ki somut güncel yaşam gerçeğinde hâlâ maddi ve manevi değerlerin çoğundan yoksundurlar. Sevgisizlik, baskıcı disiplin, yanlış eğitim, yükselen yeni değerlerin baştan çıkarıcılığı, köyden kente göçün yarattığı değer boşluğu ve kimlik bunalımı, kültürel yozlaşma ve yabancılaşma, hızlı ve çarpık yapılaşma, gelir adaletsizliği, yoksulluk ve işsizlik çocuğu suça iteleyen başlıca etkenlerdir.Bu nedenlerle, ceza sorumluluğu bakımından, çocuklara özgü kusur yeteneği yaşları öngörülür. Türk Ceza Yasası'na göre oniki yaşını doldurmuş olup ,onbeş yaşını doldurmamış olan, fakat ceza sorumluluğu bulunan çocuklar hakkında, mahkemece zorunlu olarak, söz konusu suç için öngörülen özgürlüğü bağlayıcı ceza olan hapis cezası ya da adli para cezası verilmektedir. Ancak bu cezadan yalnızca indirim yapılabilmektedir. Bu nedenlerle, onüç-onsekiz yaş arasında bulunan ve özgürlüğü bağlayıcı ceza olan hapis cezası ile cezalandırılan, cezaevine giren çok sayıda kız ve erkek çocuk bulunmaktadır. Çocukların hayalleri, merakları ve umutları büyüklerden çok fazladır. Çocukların ve gençlerin canlı/hareketli, meraklı olmalarıyla büyük hayalleri ve umutlarının bulunması, onların yaratıcı olmalarında en büyük etkendir. Çocukların ve gençlerin yaratıcılık duygularını örselememek için bunları ceza hukukunun bir süjesi hâline getirmemek gerekir. Aksi takdirde toplumun geleceği karartılır. Ayrıca çocuklar ve gençler birçok eylemi; canlı olmalarından, büyük hayallerinden, meraklarından ve gelecekle ilgili umutlarından dolayı gerçekleştirmektedirler.Ceza hukukunun en temel ilkesi kusursuz suç ve ceza olmaz kuralıdır. Çocukların ve gençlerin eylemini erişkinler gibi suç olarak kabul etmek ve onlara ceza hukukunda öngörülen yaptırımlar uygulamak kusursuz suç ve ceza olmaz ilkesine de aykırıdır. Toplumun geleceğini düşünüyorsak çocuklarla ve gençlere iletişim kurma ve kendilerini en rahat biçimde ifade edebilecekleri özgür bir ortam sağlamamız zorunludur. Özellikle çocuklara ilişkin hükümlerin temel felsefesi cezalandırma üzerine değil, eğitme ve topluma yeniden kazandırma üzerine kurulu olmalıdır. Çünkü “suçlu çocuk yoktur, suça sürüklenmiş/itilmiş çocuk vardır”.Presentation Presentation Suça Sürüklenen Çocukların Ceza Sorumluluğu ve Yargılanmaları [panel](İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi, 2023) Çınar, Ali RızaÇocuk, saflığın ve kusursuzluğun simgesidir. Ancak çocuklar; bedensel, düşünsel, ekonomik ve sosyal yönden yetersiz olduklarından bağımlı insanlardır. Bu nedenle çocuklar, geçmişte(tarihte) olduğu gibi günümüzde de toplumun en çok sömürülen kesimini oluşturmaktadır. Hukukun asıl işlevi, güçsüzleri korumaktır. Bu nedenlerle, insanlığın geleceği olan çocukların korunması için özel bir hukuki düzenlemeye gereksinim doğmuştur. Bunun sonucu olarak, uluslararası bildirgeler biçiminde çeşitli ve ayrı düzenlemeler yapılmıştır. Bunlardan en önemlisi, 20 Kasım 1989 günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca kabul edilen “Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”dir. Bundan dolayı her yıl 20 kasım günü çocuk hakları günü olarak kutlanmaktadır. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları sözleşmesi hükümleri, ülkemizde 1995 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanarak kabul edilmiş olduğundan, iç hukukumuzun bir parçası hâlinde gelmiş ve yasal olarak devletimizi bağlamaktadır. Görülüyor ki çocukların özel olarak korunmalarını, hukuksal düzlemde Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, açıkça buyurmuşlardır. Böylece çocukların haklarını korumakla yükümlü “devlet” dir. Çocuğa ve onun haklarına yapılan yatırım, gelecek kuşaklara yönelik en önemli yatırımdır. Atatürk’ün çocuklara verdiği değeri gösteren sözleriyle; “Çocuklar geleceğimizin güvencesi ve yaşama sevincimizdir, bugünün çocuğunu, yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevidir.” Çocuklar, nasıl bir çocukluk yaşarsalar, onlar da öylesine bir büyüklük (yetişkinlik) yaşarlar ve kendilerinden sonra gelecek kuşaklara da öylesine bir çocukluk yaşatırlar. Bu nedenle, bir toplumun demokratik kültürüne ve geleceğine ilişkin en yararlı yatırım, en verimli katkı çocuk haklarını kökleştirme, sayılabilir. Böylece çocuk hakları kapsamında, uluslararası insan hakları ve anayasal temel haklar, yalnızca çocuklar için yenilenmekle kalmazlar; aynı zamanda tüm toplum için derinleştirerek yaygınlaştırılmış olur. Çocuk hakları, insan haklarının ve anayasal temel hakların onsekiz yaşından küçük çocuklara da tanınması ile ortaya çıkmıştır. Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde otuzu (27,5) onsekiz yaşından küçük çocuklardan oluşmaktadır. Ülkemiz gibi genç ve çocuk nüfusunun yüksek olduğu, genelde “insan hakları”, özelde ise “çocuk hakları” konusundaki çalışmaların önemi çok daha büyük ve anlamlı olmaktadır. Bu bilimsel sunumumuzda/tebliğimizde , çocuğun ve çocuk haklarının öneminden, çocuk haklarının korunmasının hukuki sürecinden, ceza hukukunda çocuk ve çocuğun ceza sorumluluğundan, suça sürüklenen çocuklara yönelik yaptırımlardan, suça sürüklenen çocuklar hakkında soruşturma ve kovuşturmadan söz edilecektir. Sonuç kısmında ise genel bir özet ve değerlendirme yer alacaktır.Presentation Presentation Presentation Presentation Genel olarak istinaf kanun yolu, amacı ve felsefesi(Yargıtay ve Türkiye Adalet Akademisi, 2017) Çınar, Ali Rıza...Presentation Avrupa insan hakları sözleşmesi kapsamında şüpheli ve sanığın hakları(2023) Çınar, Ali RızaSözleşme’nin Türkiye Tarafından Onaylanması: İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın siyasal bütünleşmesi ve insan haklarına saygılı bir barış ortamı sağlanması için Avrupa Konseyi kurulmuştur. Türkiye de Avrupa Konseyi’nin kurucu üyeleri arasında yer almıştır.Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde yer alan bazı temel haklara bir güvence sağlamak için, 1950 yılında Roma’da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) imzaya açmıştır. AİHS, Eylül 1953’te yürürlüğe girmiştir. Türkiye, 1 no.lu Protokol ile birlikte 1954 yılında AİHS’yi onaylamıştır.Onay belgesinin 18 Mayıs 1954 günü Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne verilmesi ile Sözleşme (AİHS) Türkiye açısından da yürürlüğe girmiş ve iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiştir.Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınmış olan haklar, Sözleşme’den sonra yapılmış olan, hem 1961, hem de 1982 Anayasaları tarafından da güvence altına alınmıştır.Türkiye bireysel başvuru yetkisini 1987 yılında tanıdı (28.01.1987). Daha sonra da Türkiye 1990 yılından geçerli olmak üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) zorunlu yargı yetkisini tanımıştır.Sözleşme organlarından olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarıyla, Sözleşme’nin ulusal düzeyde uygulanabilirliği her gün biraz daha artmakta ve Sözleşme’nin soyut kuralları somutlaşmaktadır.Sözleşme’nin İç Hukuktaki YeriUluslararası sözleşmelerin iç hukuktaki yeri ve değeri konusunda Anayasa (m.90/son) iki temel kural koymuştur. Bu kurallardan biri, “Uluslararası anlaşmalar yasa gücündedir”, diğeri ise “Uluslararası anlaşmaların anayasaya aykırılığı”nın ileri sürülememesi.Anayasanın 90. Maddesi’nin son fıkrasına, 07.05.2004 tarihli ve 5170 sayılı yasa ile şu cümle eklenmiştir: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeni ile çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası anlaşma hükümleri esas alınır.” Bu düzenlemenin, insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeler ile yasalar arasındaki uyuşmazlıkların çözülmesi için önerdiği çözüm, uluslararası sözleşme hükümlerinin “esas” alınmasıdır. Anayasadaki bu düzenleme, yasaların uygulanması kadar, yapılmasını da kapsar; yasama, yürütme ve yargıyı bağlar. Kamu yetkilileri (vali, kaymakam ve başka yöneticiler ile kolluk kuvvetleri) de, uluslararası sözleşmeleri/anlaşmaları yasaya üstün tutarak uyuşmazlıkları çözmekle yükümlüdürler.Uluslararası sözleşmeler/anlaşmalar, daha ileri kurallar içerdiği sürece, taraflarca ileri sürülmemiş olsa dahi, yargıçlar uyuşmazlıkları, ulusal yasalara göre değil, kendiliğinden uluslararası sözleşmeleri gözeterek çözmelidir. Bu, anayasal bir yükümlülüktür.Sözleşme’yi iç hukukta uygularken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) yerleşik ilke kararları ve içtihatlarının göz önüne alınması gerekir.Anayasamızda 2004 yılında yapılan değişiklikle, onayladığımız ve iç hukukumuzun bir parçası haline getirdiğimiz “İnsan Hakları Sözleşmesi”ne, kurallar sıralamasının en üstünde yer vermiş olmamızın, onları yaşamın bir parçasına dönüştürmek için yeterli olmadığını da unutmamalıyız.Yargı yerlerimizin ve yönetsel yetkililerimizin, hiç de kolay olmayan ve küçümsenmemesi gereken bu yükümlülüklerini, eksiksiz yerine getirebilmelerini sağlayacak koşulları hazırlamak gerekir. Bu koşulların başında da, insan hakları öğretimi ve eğitimi gelmektedir.Sözleşmeye göre şüphelinin/sanığın hakları1. Adil yargılanma hakkı2. Bağımsız-tarafsız-olağan hâkim ilkesine uygun bir mahkemede aleni yargılanma hakkı3. Hak arama (mahkemeye başvurma) hakkı4. Makul sürede yargılanma hakkı5. Savunma hakkıAdil yargılanma hakkı sanığın, adil, dürüst ya da hakkaniyete uygun yargılanma hakkı vardır (AİHS m.6/1; İHEB m.10; Ay m.36/1).Anayasa’ya göre, herkes adil yargılanma hakkına sahiptir (Ay m.36/1).Adil yargılanma, insan hakları ile şüpheli, sanık ve mağdurun hakları ihlal edilmeksizin yapılan yargılamadır.Adil (dürüst) yargılanma hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin bir iç hukuk kuralı haline gelmesiyle, hukukumuzun bir parçası olmuş ve Anayasa m.36’da doğrudan doğruya ifadesini bulmuştur.Yasa’ya göre, Cumhuriyet savcısı, maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için emrindeki adli kolluk görevlileri aracılığıyla şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak koruma (muhafaza) altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür (CYY m.160/2).Bağımsız-tarafsız-olağan hâkim ilkesine uygun bir mahkemede aleni yargılanma hakkıSanığın, mahkeme tarafından ve aleni olarak yargılanma hakkı vardır.Ancak mahkeme, bağımsız, tarafsız ve olağan hâkim ilkesine uygun biçimde kurulmuş olmalıdır (AİHS m.6/1; İHEB m.10; Ay m.138,141; CMK m.3,22,182).Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre, mahkeme kavramı, yasayla kurulan, yürütme organı ve taraflar önünde bağımsız, tarafsız ve yargılama usulü güvencesine sahip bir makamı ifade eder.Yasayla kurulan mahkeme koşulu, olağan (yasal veya doğal) hâkim güvencesini de beraberinde getirmektedir. Olağan hâkim ilkesi, gerek mahkemelerin kuruluş ve yetkilerinin, gerekse izleyecekleri muhakeme usulünün yasayla ve dava konusu uyuşmazlık ortaya çıkmadan önce belirlenmesini ifade ederDoğal hâkim ilkesinin ceza hukukundaki kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin ceza muhakemesindeki yansıması olarak nitelendirilmesi, ilkenin önemini ortaya koymaktadır.Anayasa’da, “hiç kimse kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz” denilmek suretiyle bu ilkeye yer verilmiştir (Ay m.37).Mahkemenin yasalara uygun karar verebilmesi için öncelikle mahkeme dışı etkilere karşı korunması gerekir.Mahkemenin bağımsız olması, hâkimlerin başka bir kişi ya da organdan emir almaması, özellikle yürütme erki ile tarafların etki alanı dışında olması demektir.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Kararlarında Gerekçeli Karar Hakkı AİHS'de adil yargılanma hakkının düzenlendiği 6. maddenin birinci fıkrasında "mahkeme kararlarının gerekçeli olması" gerektiğine dair açık hüküm bulunmamaktadır.Başka bir deyişe, mahkeme kararlarının gerekçeli olma zorunluluğu, AİHS'nin 6. maddesinde açıkça düzenlenmemiştir.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında, gerekçeyi “doğru ve güvenli adil yargılanma hakkının” temel bir unsuru olarak nitelendirmektedir. Daha doğrusu AİHM, gerekçeli karar hakkını, “hakkaniyete uygun yargılama” ilkesi çerçevesinde uygulamaktadır.AİHM, «gerekçeli karar hakkını» adil bir yargılama sürecinin vazgeçilmez bir unsuru olarak görmektedir. AİHM içtihatları doğrultusunda tanınan gerekçeli karar hakkı, tüm ulusal hukuk düzenleri üzerinde etkili olmuştur. Bu anlamda AİHM'in Anayasa Mahkemesi kararları üzerinde bir etkisi olduğu görülmektedir.Presentation Gebe/ Hamile Kadını Terk Etmek Suçu(MEF Üniversitesi ve Şiddeti Önleme ve Rehabilitasyon Derneği (İMDAT), 2017) Çınar, Ali Rıza..Presentation Basit Yargılama Usulü [2019](Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi, 2019) Çınar, Ali RızaCeza yargılama sistemimize; 7188 sayılı Yasanın 24. ve 25. maddesiyle, 5271 sayılı Ceza Yargılama Yasası’nın yürürlükten kaldırılan (mülga) 251. ve 252. Maddelerinde yapılan düzenlemeyle, “basit yargılama usulü” adı altında yeni bir yargılama usulü getirilmiştir. Basit yargılama usulü, asliye ceza mahkemesinin görev alanına giren ve üst sınırı 2 yıla kadar suçlarda uygulanabilecektir. Bu usulde taraflara yazılı savunma yapma imkânı tanınacak ve duruşma yapılmaksızın karar verilebilecektir. Sanık hakkında Ceza Muhakemesi Kanununda öngörülen her türlü hüküm verilebilecek ve mahkûmiyet halinde indirilmiş bir ceza belirlenecektir. Bu usulün uygulanması sonucunda verilen hükümlere karşı itiraz edilebilecektir. İtiraz üzerine mahkemece, duruşma açılarak genel hükümlere göre yargılamaya devam edilecektir.Presentation Ceza Yasamızdaki Bir Gün Karşılığı Birim Para Cezası Miktarıyla İlgili Sorunlar(İstanbul Bilgi Üniversitesi ile Alexander HUMBOLDT STIFUNG, 2024) Çınar, Ali RızaGün para cezası sisteminin Alman Ceza Yasası’ndan alındığı anlaşılmaktadır (Bkz. Alm.CY. m.40). Kaynak yasada, bir gün karşılığı birim para cezası miktarları en az bir, en çok otuz bin Euro öngörülmüştür (Alm.CY. m.40/2). Yasamızda bir gün karşılığı birim para cezası miktarı, en az yirmi, en çok yüz Türk Lirası olarak belirlenmiştir (TCY m.52/2). Görülüyor ki, Türk Ceza Yasası’nda, Türkiye’deki kişi başına düşen gelir ve ekonomik koşullar, işsizlik, gelir dağılımındaki orantısızlık gözetilmeden, birim para cezasının alt sınırı fazla, üst sınırın miktarı ise Almanya’dan az olarak düzenlenmiştir. Türk Ceza Yasası’nda adli para cezasını düzenleyen hükümle ilgili gerekçede; “Suç işleyen kişinin ekonomik durumu dikkate alınmadan hükmolunan para cezası, eşitlik ilkesine aykırı sonuçlar doğurmaktadır. Ödeme gücü olan kişi üzerinde etkisi olmayan, ödeme gücü olmayanın ise sonuçta yine infaz kurumuna gönderilmesini sonuçlayan bu sistemden vazgeçilerek; gün para cezası” sistemine geçildiği belirtilmektedir. Ayrıca gerekçede; “Gün para cezası sisteminin temel amacı, para cezasının kişinin ödeme gücüne göre belirlenmesi yoluyla, suç işleyen zengin ile fakir arasındaki eşitsizliği gidermektir” denilmektedir. Adli para cezasında “bir gün biriminin parasal miktarını” yargıç belirlerken; kişinin malvarlığıyla bir günde kazandığı ya da kazanması gereken gelirini gözeteceği de gerekçede açıklanmaktadır. Yukarıda açıkladığımız gibi, temel adli para cezasına hükmederken yargıç, önce Türk Ceza Yasası’nın 61. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen, kişinin suçla ilgili; yani suçun işleniş biçimi, kusurun yoğunluğu gibi yasada yazılı durumlarını gözeterek, yasadaki sınırlar arasında “gün birim sayısını” saptamaktadır. Adli para cezasının belirlenmesinde, ikinci aşama ise, yargıcın, kişinin, “ekonomik durumunu ve kişisel durumlarını” gözeterek yasada öngörülen sınırlar arasında “bir günün parasal miktarını”, değerlendirme sonucu belirlemesidir. Bu nedenle, gerekçede belirtildiği gibi, suç işleyen kişinin ekonomik durumu gözetilerek, ödeme gücü olan kişi üzerinde adli para cezasının etkili kılınabilmesi için, yasada öngörülen “bir günün parasal miktarının” üst sınırının artırılması gerekmektedir. Alman Ceza Yasası’nda üst sınır beş bin Euro iken bu yetersiz bulunarak 2009 yılında yapılan değişiklikle yükseltilerek, otuz bin Euro olarak belirlenmiştir (Alm.CY. m.40/2). Bizde ise, 2/3/2024 tarihli ve 7499 sayılı Kanunun 9 uncu maddesi ile bu fıkrada yer alan “En az yirmi ve en fazla yüz Türk lirası” ibaresi “En az yüz ve en fazla beş yüz Türk lirası” şeklinde değiştirilmiştir (TCY.m.52/2). Böylece Üst sınır beş yüz TL’dir. Bir günün parasal miktarını, yargıç, bu üst sınırın üzerinde belirleyemez. Bundan dolayı, malvarlıkları ve bir günde kazandıkları bu parasal miktarın çok üzerinde olup, suç işleyen kişiler üzerinde adli para cezasının etkili olamayacağı kuşkusuzdur. Suç işleyen kişinin ekonomik durumu gözetilerek, ödeme gücü olmayanı, yine gerekçede belirtildiği gibi, infaz kurumuna göndermemek için ise, adli para cezasının bölünebilir nitelikte yasada düzenlenmiş olması gerekir. Yani adli para cezasının “birim para cezasının miktarının” alt sınırı oldukça düşük belirlenmelidir. Türk Ceza Yasası’nda “bir gün karşılığı adli para cezasının miktarı” en az yüz TL olarak öngörülmektedir (m.52/2). Özellikle de Türkiye’de, çalışanların büyük bir çoğunluğunun asgari ücretle çalıştığı gözetildiğinde “bir günün parasal miktarının” alt sınırının, yasada yüz TL olarak belirlenmesi gerekçede açıklananları gerçekleştirmekten uzaktır. Çünkü bir günde kazanılan ya da kazanılması gereken ortalama net gelir, kişinin kendi ve bakmakla yükümlü olduğu kişilere bir miktar ayrıldıktan sonra kalacak para miktarı yasada alt sınır olarak öngörülen “bir günlük parasal miktardan” daha azdır. Yargıcın ise, “bir günün parasal miktarını” kişinin ekonomik durumunu gözeterek belirlerken, yasada öngörülen alt sınırın yani yüz TL’nin altında bir miktarı takdir etmesi mümkün değildir. Yani, bir kişinin günlük net kazancı ne kadar az olursa olsun, yargıç, “bir gün karşılığı adli para cezasının miktarını” yüz TL olarak takdir etmek zorundadır. Bu nedenle özellikle gerekçede belirtildiği gibi, ödeme gücü olmayanı, tekrar infaz kurumuna göndermemek için, kişinin ödeme gücüne göre yargıca adli para cezasını belirleme olanağını veren bir düzenleme gerekir. Türk Ceza Yasası’ndaki “bir gün karşılığı adli para cezasının miktarının” en alt sınırının daha aşağıya çekilmesi durumunda bunun gerçekleşeceği kanısındayız. Almanya’da bir günlük net kazancın ve kişi başına düşen gelirin bizden daha yüksek olmasına karşın Alman Ceza Yasasında bir gün karşılığı para cezası miktarı en az bir Euro üst sınır ise beşbin Euro iken bu yetersiz bulunarak 2009 yılında yapılan değişikle yükseltilerek , otuzbin Euro olarak belirlenmiştir (Alm.CY.m.40/2).Karşılaştırmalı hukuktadiğer ülkelerin ceza yasalarına baktığımızda, bir gün karşılığı para cezası miktarının alt sınırı ile üst sınırı arasındaki oran bin ve binin katları olduğunu görüyoruz. Yasamızda ise, bir gün karşılığı birim para cezasının üst sınırının parasal miktarının alt sınırın beş katı olarak düzenlendiğini görmekteyiz. Hâlbuki alt ve üst sınırlar arasında oran (makas) arttıkça, para cezasının bireyselleştirilmesi, bölünebilmesi daha olanaklı durumagelecektir. Ayrıca enflasyon nedeniyle para değerindeki düşmeden dolayı kaynaklanacak sakıncalar da önlenmiş olacaktır. Böylece cezanın genel ve özel önleme etkisi de gerçekleştirilecektir. Açıkladığımız sorunların yaşanmaması için “bir günün parasal miktarının” yasadaki alt sınırı mümkün olduğunca az, üst sınırı ise fazla öngörülmelidir. Türk Ceza Yasasında da “gün para cezası sisteminin” benimsendiği, Alman CezaYasasındaki “birim para cezasının miktarlarına” uygun bir düzenleme yapılmasının yerinde olacağı kanısındayız.

